Elinde silahıyla ihanet edenin akıbeti bellidir: Ya müebbet hapis ya da mezar.
Ama biz ne yapıyoruz?
Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında, devlete, orduya, millete hakaret edenleri besliyor, maaş ödüyor, üstelik bunu “demokrasi” kisvesi altında meşrulaştırmaya çalışıyoruz.
Son günlerde Türkiye’nin en önemli gündemi Ortadoğu ve özellikle Suriye’de yaşanan gelişmeler. Bölgede istikrarsızlık derinleşirken, Türkiye’nin güvenlik hassasiyetleri artarken, ne hikmetse yine aynı eski senaryolar devreye sokuluyor. Aktörler değişiyor ama film aynı film…
Anlaşılan o ki ders alınmamış.
Sözde siyasi parti, özde PKK/PYD/YPG sözcülüğünü üstlenen DEM Parti içindeki bazı isimlerin sergilediği tavırlar artık tahammül sınırlarını aşmış durumda. Açık konuşalım: Milletvekilliği; devlete savaş açma, orduya hakaret etme, terör örgütlerinin diliyle konuşma makamı değildir. Milletvekili; bu devletten dokunulmazlık alıp, o devletin ordusunu, polisini, bayrağını hedef alan kişi olamaz.
Şunu net bir şekilde ifade ediyorum:
Bu ülkede Kürt sorunu yoktur. Bu ülkede terör sorunu vardır.
Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle bu milletin ortak derdi PKK/PYD/YPG gibi kanlı terör örgütleridir. Bu yapılar asla Kürt vatandaşlarımızın temsilcisi olamaz. Aksine, en büyük zararı yine Kürt kökenli vatandaşlarımıza vermişlerdir.
Bugün bazı milletvekilleri, Şırnak’ta, Adana’da, Yüksekova’da “basın açıklaması” adı altında açık provokasyon yapıyor. Batman’da halkı devlete karşı silahlanmaya çağırabilecek cüreti kendilerinde bulabiliyorlar. Bir diğeri çıkıp, “kanının son damlasına kadar Rojava’nın yanında olduğunu” söyleyebiliyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin meclisinde yemin etmiş birinin, başka bir yapıya sadakat ilan etmesi hangi hukukla, hangi akılla açıklanabilir?
Soruyorum:
Dünyanın hangi ülkesinde, devletin sınırlarını koruyan, milletin sigortası olan ordusuna; kendi parlamentosunda, yemin etmiş bir milletvekili çıkıp ağır hakaretler edebilir?
Bu kürsüden “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü koruyacağıma namusum ve şerefim üzerine yemin ederim” deyip, sonra aynı devlete ve şerefli ordusuna dil uzatmak, siyasi fikir değil; açık bir sadakat sorunudur.
Devletin sabrı sınanıyor. Milletin sinir uçlarıyla oynanıyor.
Ama şunu herkes bilmeli:
Bu devlet sabırlıdır, evet…
Ama sabrını acizlik sananlar, tarihte hep yanılmıştır.
Altını özellikle çiziyorum:
Bu ülkede herkes asli unsurdur.
Benim de dostlarım, akrabalarım, canlarım Kürt’tür. Bu ülkeyi Türk’ten daha fazla seven, devletine canıyla sahip çıkan milyonlarca Kürt kardeşimiz vardır. Onların ne devletle ne de milletle bir problemi yoktur.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti; Saddam’dan kaçan Kürt’e de sahip çıktı, Esad’dan kaçan Arap’a da, Türkmen’e de, Süryani’ye de. Mazlumun kimliğine bakmadı. Ekmeğini paylaştı, kapısını açtı. Böyle bir devleti terör örgütleriyle aynı cümlede anmaya kalkmak, ancak bilinçli bir kötülüğün ürünü olabilir.
Bugün 25 Ocak 2026.
Araştırmacı gazeteci Uğur Mumcu’nun, 24 Ocak 1993’te hain bir suikastla aramızdan koparılışının üzerinden 33 yıl geçti.
Onu şu sözüyle anmak istiyorum:
“Bu ülkede banka soyarken kar maskesi, ülke soyarken Atatürk maskesi takılır.”
Çünkü bu ülkeyi tehdit eden sadece terör değildir.
Yolsuzluk, rüşvet, irtikap ve kara para da en az terör kadar bu devletin altını oymaktadır.
Onu da konuşacağız…
Bir başka yazıda.



YORUMLAR