İsmail SERT

    İsmail SERT


    O TOKAT

    24 Mayıs 2022 - 12:39

    Türkiye’nin birkaç ana başlıklı ağır gündeminden, sesi neredeyse duyulmayan bir tokat geçti.
    Sesinin duyulması bir yana, acısının hissedilmesi, utancının yaşanması gerekiyordu.  


    Günlerden 19 Mayıs, yani gençliğin bayram günüydü.
    Yer Diyarbakır, yani şiddetle, terörle anılmaktan henüz kurtulmuş bir kent idi. Gençler taekvando il seçmelerinde 17 yaşındaki İrem P. rakibine yenilmişti.
    Antrenörü Orhan B. minderin kenarına gelen İrem’e bir tokat attı ve kabadayı adımlarla yürüyüp gitti. İrem orada öylece kaldı. O sırada tribünler doluydu, telefonlar kayıttaydı.


    Sporla şiddetin yollarının kesiştiği anları çok gördük. Futbolda, hakaretleri soyunma odasından taşanları, koridorları inletmesiyle meşhur olanları, ortalığı yakanları tanıdık. O mekanlardaki azarın, fırçanın sınırlarının ne kadar geniş olduğunu biliyoruz.
    Hatıralarımızda “soyunma odası bizim özelimizdir” diyerek, “burada olan, burada kalır” mottosuyla sporcuya sözle ve kaba kuvvetle dalan antrenör örnekleri var. Hele arkasından başarı gelen aşağılamalar, yıllarca milli efsaneler gibi anlatıldı. Sanki sporcu bir tabancaydı, iyi antrenör de onu kullanmasını bilen avcıydı. Tam zamanında tetiği çekiyor, barutu ateşliyor, mermiyi hedefe gönderiyordu.


    Burada da benzer bir antrenör profili var. Belli ki; sporu, sadece kazanan tarafta olmak üzerinden tanımlıyor. Rekabetçi ve agresif. Hata kabul etmiyor. Sporcusuna yüklediğinden kat kat fazla hırsı kendisi taşıyor. Kurabileceği baskının kırmızı çizgilerini kafasından silip atmış.  
    Sporcusu kazansa, başarının mimarı olduğunu, her fotoğraf karesinde gösterecek, her mikrofona konuşacak. Sonuç başarısızlık olunca, cezayı hemen orada kesiyor ve finali tokatla yapıyor.
    İrem, tokatın ertesi günü bambaşka bir izahla ortaya çıktı. Yenilince şoka girdiğini, minderden kenara geldiği saniyeler içinde hocasından, kendisine bir tokat atmasını istediğini beyan ediyordu. Yanındaki babası da aynı yerde konumlanmıştı.
    Hikaye aşağı yukarı aydınlandı: İrem spor salonuna ‘eti senin, kemiği benim’ kapısından sokulmuş, antrenöre teslim edilmişti. Belki de sportif başarı, içinde bulunduğu şartlardan -tabir yerindeyse- yırtmasının tek yolu olarak benimsetilmişti. “Yiyeceğin tokatlar, senin -bu yaşında farkına varmadığın- iyiliğin için” denilmişti. Bir kez değil, çok tekrar edilmişti.
    Tokat görüldükten sonra, kontaktlı sporların ‘ılık’ olmadığını, -tırnak içinde- ‘tam da böyle’ olduğunu savunanlar çıktı. Ellerinde bir tokatı değil, binlerce tokatı örtecek genişlikte bir örtü vardı. Adı da çok havalıydı: “Martial Arts” diyorlardı, “dövüş sanatları”.

    Oysa filmlerde ya da gerçek hayatta gördükleriyle, göre göre alıştıklarıyla olması gerekeni karıştırıyorlardı. Taekvando’nun kendini savunmak için yapıldığını, ölçülü olması gerektiğini unutmuşlardı.
    Oysa biliyoruz ki; sporcuya yüksek beceri kazandırılırken, o beceriyi her ne sebep olursa olsun, saldırı amaçlı kullanmayacağı da öğretilir. Sporla edindiklerini şiddet için, kendi adaletini yaymak için kullanma eğiliminde olanlar, daha ilk günden ayıklanır ve minderden uzaklaştırılırlar.
    Evet, felsefesinden koparılmışsa, ‘çekirge’ soru sormayı bırakmış, ‘usta’ cevapları unutmuş, başarı için gözünü karartmışsa, taekvando artık başka bir şeydir.
    Maçta iki sporcunun birbirlerine attıkları kontrollü tekmeler ile minder kenarında antrenörün sporcuya attığı tokatı bir tutabilir miyiz? Hırsı tokatın mazereti olarak kabul edebilir miyiz? O tokatın acısı geçer mi? Açılan yara kapanır mı? Kırılan gurur ne zaman tamir olur? Ya da olur mu?
    Tokat, maçın öncesinde motivasyon aracı olarak kullanılamaz. Kullanılmamalı. Maçın ortasında ‘acil bir ateşleme’ ya da maçın sonunda bir ‘ceza’ işlevi göremez. Görmemeli.
    Ne yazık ki; bir de şu var. İrem’e tokat atıldığı gün, Türkiye’de dört kadın, erkek şiddetiyle öldürüldü. O bir tokat ile bu dört cinayet arasında bağlantı yok mu? Geçişler, köprüler, izbe kanallar, karanlık tüneller yok mu?  
    Öyleyse; olay tek bir tokat değildir. Umursamamak kötüdür. Başımızı öbür tarafa çevirmek daha da kötü. Alışmak en beteri. 

    YORUMLAR

    • 0 Yorum