Reklam
Ayşıl Gül TOKCAN

Ayşıl Gül TOKCAN


KALBİNİZE GÜLÜMSEYİN!

28 Şubat 2020 - 01:12

Bugün çocuğum düğmelerini kendi başına ilikledi! 

Genç kadın, bir yandan sevinçten neredeyse dans ediyor, bir yandan da, "Ali bugün düğmelerini tek başına ilikledi" diye coşkuyla tekrar ediyordu.  

Diğer kadın ona şaşkınlıkla baktı. Ardından gözleri buğulandı, ben oğlumun düğmelerini ne zaman iliklediğinin hiç farkında değilim, diye mırıldandı.  

Neden sonra arkadaşına sarılıp kutlamaya katıldı. Aferin Ali’ye, bugün düğmelerini tek başına iliklemeyi başarmış!

Genç kadının oğlu, zihinsel engelli tanısı konulmuş bir çocuktu. Beden ve beceri gelişimi normal kabul edilen gelişme düzeylerinin gerisindeydi. Normalde çok basit algılanan bir beceriyi öğrenmesi epey çaba ve özen gerektiriyordu. O nedenle, oğlu düğmelerini kendi başına iliklemeyi öğrendiği zaman genç kadın sevinçten havalara zıplamıştı. O koşullarda bu beceri büyük bir başarıydı.

Zeka gelişimi normal kabul edilen bir çocuğun annesi olan arkadaşı, bir yandan genç kadının sevincine ortak olurken, bir yandan da kendi oğlundan beklentilerini düşündü. Oğlunun başarısıyla gururlanabilmesi için ne çok kriter koyduğunu farketti. İçi sızladı.

Oğlunun minicik bedeni gözünün önüne geldi. O minicik bedene yüklediği, başarmalı, kazanmalı, övülmeli, alkışlanmalı, ağırlıklarını gördü. Hala içi sızlarken, arkadaşının ona ne büyük bir armağan verdiğini duyumsadı. Hemen kendine bir söz verdi. Kalbinde hissettiği bu yumuşamayı ve anlayışı hep hatırlama ve besleme sözü. Kalbine ve oğlunun hayaline gülümsedi.

Genç adam, arabası onu yolda bırakıp bozulduğu için kendini dünyanın en şanssız insanı sayıyordu. Çok önemli randevularına geç kalmıştı, zaten iş programı çok yoğundu, üstelik yağmur altında kalakalmıştı. Bu bardağı taşıran son damla olmuştu. Bütün dünya bana karşı sanki, diye söylendi. Hırsından ağlayabilirdi. 

Çekici istemek için sigortasını aradı. Hattın diğer ucundaki çağrı merkezi görevlisine tüm hıncını kustu; çabuk olun, hatta bekleyemem, işinizi düzgün yapın, bana acele ama çok acele çekici gönderin, yağmur altında daha fazla bekleyemem!  

Nihayet çekici geldi ancak arabasının kaldığı yer çok ters bir yerdi. Oradan çekiciye yüklenmesi imkansızdı. Çekicinin şoförü, yağmura rağmen, üstelik yağmurun hızını arttırmış olmasına rağmen, üstelik baya baya güleryüzle arabasını itmeye davrandı. İte ite düzgün bir yere taşıdı. Ardından güleryüzü ve gayreti hiç eksilmeden çekiciye yükledi. 

Genç adam, şoförü izlerken, içinde bir şeyler değişti. Yolda şoför, karısının hastanede olduğundan bahsetmeye başladı. Dört aylık hamile imiş. İlk bebekleriymiş nasipse. Bebek haberini duyunca nasıl sevindiklerini anlattı. Karısıyla muhabbetlerinin güzelliğine laf arasında öylece değiniverdi ama genç adam sanki gözleriyle tanık olmuş gibi anladı aralarındaki sevgiyi.

Ne var ki doktorlar düşük yapma tehlikesi olduğunu söylemişler. Tam anlamamış neden olduğunu ama karısının ayda bir hastaneye gidip bir iğne olması gerekiyormuş. Hastanede de sıra o kadar kolay gelmiyormuş. İşe çağrılınca, karısını hastanede sıra beklerken bırakıp koşmuş.

Malum, ekmek aslanın ağzında. Genç adamın çekiciye ihtiyacı olması ona ekmek kapısı açmış. Sağolasın kardeş, diye tamamladı hikayesini şoför. Arabayı servise çekince koşarak karısının yanına gidecekmiş. Genç adam şoförün telaşını, sevincini, kalbinde hissetti. Araba yolda kaldı diye yarattığı fırtınadan, attığı tafradan utandı.

Tüm dikkatini şoföre verdi. Sorular sordu, anlattırdı, dinledi, her şeyin yolunda gideceğine dair elinden geldiğince güven vermeye çalıştı. Yetkili servise geldiklerinde kucaklaşıp işleri yolunda gitsin dilekleriyle vedalaştılar. Şoför uzaklaşırken, genç adam şoförün ona ne büyük bir armağan verdiğini duyumsadı. Kendine bir söz verdi. Kalbinde hissettiği bu yumuşamayı ve şefkati hep hatırlama ve besleme sözü. Kalbine gülümsedi.

Avukat bey, ofisine girdiğinde yüzünden düşen bin parçaydı. Akşam iyi uyuyamamıştı. Bütün gece midesi kaynamış durmuştu. Gün gözüne kapkara görünüyordu. Eh, bu durumda o huysuzluk etmesin de kim etsin?

Sekreterini çağırdı, önce odası iyi havalanmamış diye söylendi. Ardından her tarafta kusur görmeye başladı. Kusur gördükçe sinirleri bozuldu. Sekreteri çağırıp uzun bir zılgıt çekti. Sekreteri soylu tavırları ile saygı uyandıran bir hanımefendiydi. Hiç bir zaman nezaketini bozmazdı. Kendini asla ezdirmez ama saygıda hiç kusur etmezdi. Güvenli bir mesafede durmayı hep bilirdi. Avukatın tüm huysuzluğuna ve arada kırıcı olabilen sözlerine karşı yine nezaketini korumayı bildi. Gereken yanıtları vermekten de geri durmadı. Ancak öyle saygılı bir şekilde söylüyordu ki avukat kızamadı bile. 

Öğleden sonra ortalık daha sakinlemişken sekreter avukata bir şey sormak istediğini söyledi. Avukat ona biraz zaman bahşedebilirim diye düşündü. Ne de olsa yıllardır yanında çalışıyordu. Sorusunu sorarken sekreterin dudakları titriyordu. Anlaşmalı boşanmanın usulünü öğrenmek istemişti. Eşiyle boşanma arifesindeydiler. Çocukların velayetini sekreter alacaktı. Borçları da o üstlenecekti. Bir tek arabaları vardı, onu da yarı yarıya paylaşacaklardı. Yeter ki boşanabilsin, daha fazlasını vermeye bile razıydı.

Avukat tüm dikkatini sekreterine verdi. Sorulması gereken soruları sordu, vermesi gereken önerileri sundu. Konuştukça sekreterinin acısını kalbinde hissetti. Bunca yıldır yanında çalışan o asil kadının hayatına dair hiç bir şey bilmediğini farketti. Dahası, o anten püften nedenlerle ona kızarken, sekreterinin evinde fırtınalar koptuğunu, çocukları için kaygılandığını yine de hiç bir zaman nezaketini bozmadığını görüverdi.

Son iki saatte duyduklarıyla manzara çok değişmişti. Sekreterine bütün işlemeri kendisinin yürüteceğine dair teminat verdi. Masraf yönünden de hiç endişelenmemesini, kendisinin halledeceğini tembihledi. Sekreteri odadan çıkarken kalkıp onun için kapıyı açtı, içtenlikle bakıştılar.  Avukat, az önce olanları düşünürken, sekreterinin ona ne değerli bir armağan verdiğini duyumsadı. Hemen oracıkta kendine bir söz verdi. Kalbinde hissettiği bu yumuşamayı ve şefkati hep hatırlama ve besleme sözü. Kalbine gülümsedi.
     
Zor zamanlar yaşıyoruz. Herkesin dilinde, haklı olarak, 2020 nin felaketlerle geldiği. Her tarafta, hemen her hanede büyüklü küçüklü bir sıkıntı var. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Ancak, bu ateşe körükle gitmemek bizim elimizde. Dahası, derdimizin içinde boğulmamayı becerebildiğimizde ateşi söndürebilme şansımız da var. Zor zamanlarda kendi içimize kapanma eğilimi ağır basabilir. Yalnız, çaresiz, kızgın, öfkeli hissedebiliriz. Bütün dünya bize borçlu gibi gelebilir. Oysa biraz kafamızı kaldırırsak, kabuğumuzdan biraz sıyrılırsak, hiç de yalnız olmadığımızı anlayabiliriz.  Zor zamanlarda en çok ihtiyacımız olan şey, birbirimizin acısını anlayabilmek, el uzatacak cömertliğe sahip olmak ve şefkati hatırlamak. Böylece kendi acımıza da derman olabiliriz. 

Kalbinize gülümsemeyi hep hatırlamanız dileğiyle. 
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum