BİZ MÜLTECİLER

İsmail SERT

Mülteciler bir tarafta, dünyanın kalanı diğer taraftaydı. Arada duvar, arada boşluk, arada
bir çok başka şey vardı. Hepsi birden yok oldu. Mülteciliğe mesafeli duran, mültecileri
uzaktan seyreden dünya, çok kısa sürede hızla mülteci oluverdi.
Mültecilerde görüp de kendimize kondurmadığımız bir tedirginlik gelip buldu bizi. ‘Son
kale’ olarak evlerimize kapansak da tedirginlikten kurtulamıyoruz.
Dünya deniz, biz stoklarımıza sarılarak hayatta kalmaya çalışan mültecileriz. Sahil
görünürde yok. Stoklarımızı artırırsak mı batarız? Yoksa stoklarımız azalınca mı
panikten boğuluruz? Bilmiyoruz. Korkuyoruz.
Hepimizde mültecilerin anlattıkları türden ‘yarınımızı bilememe endişesi’ baş gösterdi.
Arkamızdaki düşmandan kaçıyoruz. Ancak içimizde, önümüzdeki düşmana doğru
koşuyormuşuz gibi bir korku var.
Virüs, gaz bombası atan ve bombanın etkisini artırmak için dev fanlar kullanan Yunan
polisi gibi çalışıyor. Virüs, Budapeşte’de mülteciye çelme takan gazeteci gibi hareket
ediyor. Virüs, içinde göçmenlerin olduğu gemiyi limana yanaştırmayıp açık denizde
açlığa mahkum eden İtalyan İçişleri Bakanı gibi karar alıyor.
Virüs, dünyanın tepesinde eli kırbaçlı empati kuramcısı. Bile, isteye yapmadığımız
empatiyi, şimdi korkuyla, acemice yapmaya çalışıyoruz. Kırbacın sesi çok yakınımızdan
geliyor. Haber bültenlerinin, tartışma programlarının fonunda hep aynı sesi duyuyoruz.
Alışkanlıklarımızın yurdundan kovulup evlerimize kapatıldık. Virüs gardiyanımız oldu,
kapımızda bekliyor. Acımasız şakalar yapıyor, küçük düşüren şakalar…! Oyun oynuyor
bizimle. Dublörünü bırakıp gidiyor kapıya. Yani korkusunu.
Mültecilere “nereden geldilerse oraya gitsinler” diyordu dünya. Virüs “haydi evlerinize”
diyerek daha sert seslendi herkese. Seslenmesine de gerek kalmadı. Ayak sesleri yetti.
Evdeki zorunlu kalış, önce şaka gibi geldi bize. Şimdi süre uzadıkça uzuyor. Ne zamana
kadar? Belli değil. Sormaya korkuyoruz: Ne zaman bitecek cezamız?
Mülteciler batının insafa gelmesini, tavır değiştirmesini bekliyorlardı. Biz virüsün
mutasyona uğramasını bekliyoruz.
Mülteci, taşıyabileceği kadar küçük çantasıyla çıkıyordu yola. Bizim de yükümüz hafif.
Bir maske, bir kolonya. O kadar çıplağız virüsün karşısında. Markasıyla övündüğümüz
gömleğimizi bir maske ile takas etmeye hazırız.
Maske edinenimiz zengin, hem maskesi hem kolonyası olan daha da zengin. Test
yaptırıp da ‘negatif’ çıkan en zengin. Artık ölçü bu kadar basit. Virüs zengin ile fakiri,
statüsü olanla olmayanı ayırt etmiyor.
Virüs kendi tacından emin. Başında tacı olanlara da ayrıcalık tanımıyor. İngiltere’de
Kraliçe saraydan kaçıp bin yıllık Windsor Kalesi’ne sığındı. Yerine bıraktığı oğlu Prens
Charles’ın virüs testi pozitif çıktı. “Bir kere pozitife geçti onun da sonucu negatif” diyerek
espriler yapıldı.
ABD ordusu, yurt edindiği başka ülkelerin dışında, ilk kez kendi ülkesinde göründü.
Onunki de bir çeşit mültecilik olarak kabul edildi. Yanlış değildi. Bu defa düşmanı küçük
de olsa, savaşın kendisi büyük.
Virüs ele geçirdi dünyamızı. Biz sığınmacıyız. Caddeler, meydanlar onun. Ortak alanlarda
yokuz. Ya yokuz, ya da mesafeliyiz. ‘Sosyal mesafe’ o kadar hızla girdi ki hayatımıza,
adını koyamadan uygulamaya başladık.
Yalnızız. Her sabah, o günü kurtarmak hedefiyle uyanıyoruz. Muhasebe defterlerini
yakıp ısınmaya hazırız. Gelecek hesaplarını kenara koymaya dünden razıyız.
İlerlediğimize, kalkındığımıza dair tabloları, istatistikleri görecek gözümüz yok.

Şimdi düşünme zamanı. Sil baştan düşünüyoruz. Fena halde şüpheleniyoruz. Yoksa
kendimizi mi kandırdık bunca zamandır? Yoksa bir çemberin içinde dönüp duruyor
muyduk?
Kimse artık bizi, burnumuz havada güç hesapları yaparken, güçlülük üzerine büyük
büyük cümleler kurarken görmüyor.
Mültecileri unuttuk. Kendi mülteciliğimizin tanımını yapmaya çalışıyoruz. Yardım
bekliyoruz. Merhamet umuyoruz. Kendi mülteciliğimizin voltasını atıyoruz evlerimizde.