SOSYAL MEDYANIN BİTİREMEDİĞİ DOSTLUKLAR

Tuncay DAĞLI

Belki meslekten gelen bir alışkanlık belki de karakter meselesi ama ben bu huyumu seviyorum.
Çünkü insanlarla diyalog içinde olmayı, unutmamayı ve unutulmamayı önemsiyorum. Bu yüzden de benim için değerli olan, sayıp, sevdiğim insanları belirli aralıklarla, sıkıcı olmadan, hatırlarını sormak için arıyor, zamanları varsa da kısa sohbetler ediyorum.

İnsanlar son zamanlarda birbirleriyle olan diyaloğunu çoğunlukla sosyal medya üzerinden sürdürse de, ben bu olayı suni ve kendimce yetersiz görüyorum.
Çünkü cep telefonu açıkken tüm dost ve arkadaşlarımız tuşların ucunda, yaz, çiz, paylaş, sevgini, hürmetini takdim et ama internet kesildiği anda ortalarda kimse yok.
Böyle olmuyor.
Yetmiyor.
Binlerce arkadaşı olan bile bu ortamda kendini yalnız hissediyor.

İnsan istiyor ki kulakları bir dost sesi işitsin, gözleri samimi bir yüz görsün. Canıyla, kanıyla karşısında duran kişilerle muhabbet etsin.
Zaten dünyanın kahrı çekilmez olmuş, bir de kendi kendine konuşur gibi facebooktan, instagramdan yaz babam yaz. Kafan bozulsun tweet at, canın sıkılsın onu bunu eleştir, sonra da otur bekle kim beğenmiş, kim yorum yapmış, kim cevap vermiş, falan filan. Sonu olmayan, dipsiz bir kuyu. İçine düştüğünde çıkman imkansız.

Bu yüzden de o an aklıma kim gelmişse alıyorum elime telefonu, basıyorum tuşlara ve sevdiğim, özlediğim insanların sesini duyup, mutlu oluyorum.
Eminim ki onlar da mutlu oluyorlardır. Kim istemez ki aranıp, sorulmayı, kim istemez ilgi görmeyi. Ancak insan ilgi gösterirse görür, ararsa aranır.
Ayrıca yaş olarak büyük küçük diye ayrım da yapmıyorum. Aranılmayı beklemem, ben ararım. Belki işi vardır, belki zaman bulamamıştır, belki de rahatsız etmeyeyim diye düşünüp, çekinmiştir. Bu yüzden İstanbul, Adana’da, Hatay, Muğla, Mersin ya da İzmir’de olsun, yaşadığım, çalıştığım, okuduğum yerlerde, mesai arkadaşı olduğum, komşuluk yaptığım, herhangi bir sosyal etkinlikte tanışıp dost olduğum insanları unutmam ve ihmal de etmem.

Mesela hayatımda, diyaloğumu koparmadığım, benden yaşça büyük olsalar da akranım gibi davranarak, beni onurlandıran değerli insanlar var.
Örneğin yıllarca Adana Valiliğinde basın halkla ilişkiler müdürlüğü yapan Arif Tekin ağabeyimle her cuma günü telefonlaşırız. Ya o beni arar ya da ben onu. Cumanın geldiğini zaten Arif abiyle konuşunca anlıyorum. Birbirimize hal hatır sorup, biraz memleket meselelerinden, biraz da dosttan arkadaştan bahsettikten sonra kapatırız.

İstanbul Tuzla’da üç yıl komşuluk yaptığım değerli meslektaşım, karikatürist-ressam ağabeyim Ersin Burak, sohbetinden haz aldığım çok saygın bir büyüğümdür. Yetmişi geçen yaşına rağmen yorulmadan, sıkılmadan saatlerce ayakta çalışarak muhteşem tablolar yapıp, sergiler açan, karikatür ve resim sanatıyla ilgili dersler veren, bu arada sosyal ve kültürel etkinliklere katılmaktan da geri durmayan Ersin ağabeyimle karşılıklı canlı canlı sohbetleri öyle özlüyorum ki, uzun uzun telefon konuşması bile bizi kesmiyor.

Ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Sarıyer Şubesi’nin yıllardır başkanlığını yapan emekli öğretmen Gül Çağlayan ablamla, değerli eşi Ahmet ağabey. Seslerini duyunca rahatladığım, gerçek ablam, ağabeyim kadar sevdiğim insanlardır. Yüreklerinin temizliği, duygularının sıcaklığı hem benim hem de eşim Elif için hiçbir şeye değişilmeyecek kadar değerlidir.

Sarıyer’in sembol ismi yazar-şair İbrahim Balcı ağabeyim de aynı şekilde bana ve eşime gösterdiği, samimi yaklaşım ve dost sohbetleriyle hayatımızda her zaman var olmasını istediğimiz çok değerli bir büyüğümüzdür. Hani bazı insanlar vardır adınızı telaffuz etmesinden bile ayrı bir mutluluk duyarsınız, işte İbrahim ağabey de bizim için öyle biri.

Ve Sarıyer Kilyos’ta yaşayan emekli avukat-ressam Rezan Özger ablamızla, sevgili eşi Atakan ağabey. Birlikte biriktirdiğimiz anılar şöyle dursun, telefon konuşmalarımızla bile hayatın iyisini, kötüsünü paylaşıp, var olduğumuzu, yaşadığımızı gösteriyoruz. Gerçi Rezan ablam her biri ayrı bir sanat eseri olan tablolarının başına geçince kendisine telefonla ulaşmak zor olsa da, Atakan ağabeyimle selamlarımızı iletiyoruz.

Yıllarca Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğretim üyeliği yaptıktan sonra emekli olup, zarif eşi Müşerref ablamızla birlikte kışın Adana’da, yazları da Karaman’da emekliliğin tadını çıkaran Prof. Dr. Mehmet Asil Yılmaz ağabeyim de olmazsa olmazlarım arasında. Sesini duymaktan, telefonda bile olsa Adana’daki gazetecilik günlerimde olduğu gibi espriler yapıp, gülmekten mutlu oluyorum.
Kendisini yeniden yazmaya teşvik ettiğim için belki "başına iç çıkardım" diye bana kızıyordur ama çok güzel makaleler gönderiyor, ben de editörlüğünü yapıp, manşetturkiye.com’da yayınlanması için İzmir’deki gazeteci arkadaşım Hasan Çölmekçi’ye iletiyorum.
Mehmet Hocam, biraz sivri dilli, keskin kalemli olduğundan yazılarını biraz yumuşatarak düzenliyorum. Bu yüzden de mütevazi davranıp, bana “Ustam” diyerek, onurlandırıyor ama binlerce ziraat mühendisi yetiştiren, çok sayıda bilimsel makale, şiir ve öykü kitabı yayınlayan bir bilim insanı ve yazarın yanında benim ustalığımın ne manası kalır. Kendisini “Köylü Memed” diye niteleyip, kimseye tepeden bakmayan Mehmet Hocamın insanlığı yetiyor bize.

Bu arada akrabalarımı da ihmal etmiyorum tabii.
Fırsat buldukça, biri İstanbul’da, diğeri Adana’da yaşayan oğullarımla, ağabeylerimle, ablalarımla, yeğenlerle telefon sohbeti yapıyoruz. Gerçi babadan miras kalma bağı bahçeyi paylaşamama meselesi yılan hikayesine döndüğünden, konu dönüp, dolaşıp oraya gelse de, yine de aramızda kopmayan bağlardan birini oluşturduğu için mutlu oluyorum.

Kısacası, Köroğulu’nun dediği gibi tüfek icat oldu mertlik bozuldu misali, internet çıktıktan sonra, dostluklar biraz şekil değiştirmiş olsa da ben kendimi nehrin akışına bırakmıyorum. Çünkü bırakırsam, denize varana kadar un ufak olup, sahilde dip dibe ancak birbirinden haberi olmayan kum tanelerine dönen kayalardan farksız hale geleceğimizin farkındayım.