GEÇ KAHVALTI

İsmail SERT

Sabah, kahvaltı ve gençlik…
Sabah; güneş yeni doğmuş, henüz göstermiş yüzünü. Görmek istemeyen için bile
parlıyor. Az öncesi karanlıkmış, belirsizmiş, soğukmuş…Hepsini geride kalmış.
Anlatsanız bile anlaşılmayacak kadar uzaktalar.
Kahvaltı: günü başlatan öğün, başlangıç. Günün kapısını tıklatmanın, açmanın adı.
Öğünlerin genç olanı. Cemal Süreya’yı da analım. Mutlulukla bir ilgisi olan…
Ve Gençlik: sabahın insana yansıyan en çalımlı hali, gündeki kahvaltının ömürdeki
karşılığı. En iyi yaşayıp geçenler biliyor. En çıplak gerçek de, zaten geçtikten sonra
bilinebiliyor olması.
Büyüklerin gençlikleri geçtikten sonra yakınlarındaki, çocuklarındaki, öğrencilerindeki
gençlik hallerini anlayıp korumalarına dair beklenti İstanbul Üniversitesi örneğinde
boşa çıktı.
Sibel Ünli, bir ucunda Üniversite yönetiminin önce başlatıp, sonra bitirdiği kahvaltının
olduğu tartışmaların ortasında, Samatya’da kayalıklara çantasını bırakıp denize doğru
yürüyüp gitti.
O sırada yanından geçenler yok muydu? Yoksa hepsinin parmakları telefonlarının
klavyesinde, başları ekranlarına eğik halde mi yürüyorlardı? Sibel’i öylece görseler, önce
fotoğrafını mı çekerlerdi? Akıllarına bir ilginçlik yakaladıkları, şanslı oldukları mı
düşerdi ilk önce? “Benden başkası da görüyor mu, çekiyor mu?” diye etraflarına bakıp
tek gören, tek çeken, tek paylaşan olup olmadıklarının kıskançlığına mı kapılırlardı?
Öyle olabileceğini tahmin etsek de bilmiyoruz.
Hepsini aşıp da gerçekten gören olsaydı da “nereye?” diye sorsaydı Sibel’e, ne cevap
alırdı? “Denize…! Karada çare kalmamış, havada umutsuzluk var. Denize sürüyorum
hayatımı.”
Portresine yakından bakıldığında belli ki; çevresine, arkadaşlarına, kedilerine hassas,
narin, ince bir genç kız Sibel. Adımlarını dikkatli atan biri. Bunlara karşılık olarak da
değil, her insan gibi, hak ettiği için ‘değer’ görmek istiyor.
Kendilerini gizleyip cepheden ve hiç durmadan ateş eden sosyal medya saldırganları
esirgiyorlar o asgari değer’i Sibel’den. Hedeflerini derin yalnızlığa sürükleyinceye kadar,
ayakta duramaz hale getirinceye kadar devam ediyorlar ateşe.
Yakaladığı her farklılığın üzerine giden ve adına ‘sosyal medya’ denilen tanımsız,
kimliksiz ahali susmak, geri çekilmek bilmiyor.
Akranları acımasızca incitiyorlar, örseliyorlar. Takma adlarını yenileyip yeniden
başlıyorlar gevezeliklerine. Aralarında bir yer açmıyorlar Sibel’e. Aslında kimseye
açmıyorlar o yeri. Yer yok. İtişmeyi göze almayana, dirsek vurmayana, kendinden daha
yeşil dala basmayana yer yok.
Sibel yükünün ağırlığından şikayet ettikçe, dünyayı sonu gelmez numaralar sahnesine
çeviren büyükler onu da numara yapıyor zannediyorlar.
Fırsat verilse, Sibel’in kayalara bıraktığı çantayı karıştıracaklar. Ters çevirip dökecekler
içinde ne var ne yoksa. Geride bıraktığı hikayesini didikleyecekler. İstedikleri, yaşarken
yükledikleri kadar, belki ondan bile fazlasını hayatla ölümün sınırındaki Sibel’e
yüklemek… Yükleyip rahatlayacaklar.
Sibel’in ardından Üniversite yeniden başlattı öğrencilere kahvaltı vermeyi. Artık Sibel
için geç de olsa başa dönüldü. Gençler yine evlerinden, yurtlarından çıkıp okula kadar
idare edip, kahvaltı masasına oturabilecekler.

Hesabı iyi yapılmayan bir deneme miydi kahvaltı vermeyi başlatmak? Hesabı yapılınca
nasıl bir açık ortaya çıktı da son verildi? Bütçe açığı mıydı? Yetkililer, karar vericiler,
“Dünyada kriz var.” diye mi başlıyorlardı sözlerine?
Yoksa duygudaşlık açığı mıydı? ‘Öteki’nin ne yaşadığını hissedebilmeyi mi
unutmuşlardı?
Sormak isteyen için bir soru hep var. Büyük büyük projeleri gürültüyle tartışırken,
insanlık adına büyük laflar ederken nereye vardık? Nerdeyiz?