B PLANI

İsmail SERT

Turgut Uyar ‘Denge’ şiirinde, “Sizin alınız al inandım / Sizin morunuz mor inandım.”
diyordu ya, sanki bizi anlatıyordu. “Alımız al, morumuz mor” yaşıyorduk. Geniş bir
dengesizliğin üzerinde de dursa, ip cambazlarına göre ayarlanmış da olsa bir dengemiz
vardı.
Herkes eline geçirdiğine sıkı sıkıya sarılmıştı. Aynı şeye bakıp farklı şeyler görüyorduk.
Bir distopya filmindeki gibi, dünya bir apartmandı. Biz o apartmanın üst üste dizilmiş
farklı katlarında başka hayatların içindeydik.
Alışkanlıklarımızla yaşıyorduk. Alışkanlık dediğimiz bir ‘el yordamı’ydı. Bugünü düne
benzetmeye çalışarak, yarını bugüne göre tahmin edip bekleyerek…
Şikayet ediyorduk, ancak onlar da hayata dahildi. Otobüs geç kalınca, çay soğuyunca,
telefon meşgul çalınca… mızıldanıyorduk. Sonra devam ediyorduk. Çevre kirliliğinden,
liberal acımasızlıktan, yıkıcı rekabetten şikayet ediyor, sonra unutuyorduk.
İçerdekiler içerde, dışardakiler dışardaydı. Tehlikenin kendimize göre alt ve üst
sınırlarını belirlemiştik. Arada bir sınırları yoklayarak, yarlardan aşağıya bakarak
heyecanımızı yükseltiyorduk.
Ezberimizdeydi günlük hayatımız. Ölçüleri kaçırmıyorduk. Yaşıyorduk. Hayat her şeye
rağmen, hatta bize rağmen devam ediyordu. Kendimizi büyük akışa bırakmıştık. ‘Büyük
akış’ aynı zamanda kabul edilmiş mazeretler demekti.
Hayatın bir dayanıklılığı vardı. Güveniyorduk. Bazen de bizi şaşırtacak biçimde kırılgan
oluveriyordu. Hayret ediyorduk.
Sabahları uyandığımızda, önce gözümüzle yokluyorduk çevremizi. Gözümüzü kısarak ve
hatırlamaya çalışarak…Her şey yerli yerindeyse, yeri değişecekler bile yerlerini severek
duruyorlarsa, başlıyorduk kalıplar içindeki yolculuğumuza, gündelik maceramıza…
“Oyun” diyorsanız o da kabul.
Hayat, hayatımız aniden bir “çıt” sesiyle kırılıverdi. Üstelik hep gözümüzü diktiğimiz ek
çizgisinden değil de, beklemediğimiz yerinden kırılıverdi.
Baştan başlamak teklif edildi. Hem de sert ve kesin bir dille ve keskin bir üslupla.
Düşünme payı bırakılmadan, alternatif söylenmeden, zaman verilmeden, kaçma fırsatı
tanınmadan: “Evinde Kal”.
En yakınımızdan ve en uzağımızdan gelen bütün uyarılar içeriye girmekten, evde
kalmaktan söz ediyordu. Dar ya da geniş, evlerimizden çıkmayacaktık. Daralttığımız ya
da genişlettiğimiz evlerimizde kalacaktık.
Evimizi nasıl kullanacaksak, zamanı nasıl geçireceksek…? Neyse planımız? Şimdiye
kadar öğrendiklerimizden ne çıkarıyorsak eve dair, zamana, bize, yola, yolculuğa dair?
Bütün soruları yeni baştan sıralayacaktık. Ya kolaydan zora doğru, ya da tam tersi.
Kimseden yardım beklemeden, yardım umsak bile gelmeyeceğini bilerek, kendimiz
yapmak zorundaydık.
İlk aklımıza gelenler, yine önceki hayatımızın ezber dosyasından sarkanlar. Cevaplarımız
ortak. Sanki aynı suflör kulağımıza fısıldamış gibi: “Okunacak kitaplarım var, seyredecek
filmlerim, düzenlenecek notlarım…!”,
Oysa şimdi sorular daha temelden. Soruların içinden başka sorular çıkıyor: ‘Film
seyrederek, evde kapalı kaldığınızı unutmaya mı çalışıyorsunuz?” Ya da; “kitap
okuyarak, dışarı çıkamamanın baskısını üzerimizden atmak mı istiyoruz?
Yapmaya çalıştıklarımızın hepsi bir ‘B’ planı olmanın solgun renklerine bürünmüş halde.
Hepsinin tadı biraz eksik. İkinci tercih olmanın, yedekte beklemenin, zorunluluktan
devreye girmenin eksilmişliği…!

Şimdinin soruları daha başa gitmeye zorluyor bizi. Eve ‘mesken’ dediğimiz zamanlarla
yüzleşmeye çağırıyor. Mesken, yani sükunet mekanı. Mesken, yani sakinliğe kavuşturan
duvarlar ve onun çatısı. Oradaki iklim. Dışardaki dalgalanmalara karşılık, dalgakıranlarla
korunan sakinlik limanı. Korkuların, endişelerin, tedirginliklerin, şüphelerin ancak
eşiğine kadar gelebildiği o kapı.
Bu büyük kaos evlerimizi sorgulatıyor bize. Nerede bırakmıştık? Ne zamandan bu yana
gerçek kimliğini unutmuştuk da biraz biraz ihmal ediyorduk? Hangi yol kavşağında ‘B’
planı olarak kenara almıştık?