Benim Dünyam: İçimdeki Hayat

Mehmet Asil YILMAZ



Mehmet Asil Yılmaz
Benim bir dünyam var. İyisiyle kötüsüyle bana ait olan, benimle var olan bir dünya bu. Beğenen olur, beğenmeyen olur; ama ben onunla yaşamaya devam ediyorum. Çünkü insan, en çok kendi kurduğu dünyada var olur. Sevinçleriyle, kederleriyle, hayal kırıklıklarıyla, umutlarıyla ve mutluluklarıyla insan, kendi dünyasının hem sorumlusu hem de yöneticisidir.
Dünyamın içi sandığınızdan daha kalabalık. Sevenlerim de var içinde, sevmeyenlerim de; hatta sessizce kıskananlar da… Derdimi gerçekten dinleyenler olduğu gibi, sadece dinliyormuş gibi yapanlar da var. Düşüncelerimi paylaşanlar kadar, onları anlamaya yanaşmayanlar da… Herkes kendi penceresinden bakıyor hayata ve kimse tam olarak kimsenin dünyasına giremiyor.
Kimi zaman dünyamı Nuh’un Gemisi’ne benzetiyorum. İçinde her türden insan, her çeşit duygu, her türlü yaşam var. İyilik de var, kötülük de; merhamet de var, umursamazlık da… Kuşlar, köpekler, leylekler… Doğanın sade gerçeğiyle insanın karmaşık yapısı iç içe geçmiş durumda. Kısacası bu dünya, hayatın küçük bir özeti gibi.
Her gün, sosyal psikolojinin kitaplarda anlattığı o karmaşık insan ilişkilerini birebir yaşıyorum. İnsan ilişkileri basit değil; beklentiler, kırgınlıklar, hesaplar, suskunluklar… Hepsi iç içe. İyi niyetle yaklaşıyorum çoğu zaman; ama karşılığını her zaman bulamıyorum. Oysa sosyal bilimler açıkça söyler: İnsan, ilişkilerinde adalet ve karşılıklılık bekler. Fakat hayat çoğu zaman bu dengeyi kurmaz. Verirsin ama geri alamazsın. Emek verirsin ama karşılık bulamazsın. Belki de hayatın tuzu biberi tam olarak budur.
İnsan bazen yoruluyor… Düşünmekten, anlamaya çalışmaktan, çözüm üretmekten… Sürekli güçlü kalmaya çalışmak bile başlı başına bir yük. İçgüdüler devreye giriyor zaman zaman; sabır yerini öfkeye, anlayış yerini kırgınlığa bırakabiliyor. Sürekli hoşgörülü olmak, herkesi iyi sanmak, yüzünde tebessüm görmek kolay değil. İnsanı içten içe saklı olumsuzluklar yıpratıyor. Ama yine de yaşananları hayatın kaçınılmaz bir gerçeği olarak kabul etmeye çalışıyor insan.
Bazı anlar var ki çaresiz kalıyorsun. Elinden hiçbir şey gelmiyor. İşte o anlarda sessizce bir yerlere sığınmak istiyorsun. Kimi zaman Yaradan’a, kimi zaman bir dosta, kimi zaman da sadece kendi içine sığınıyorsun… Ama gerçek şu ki, herkes kendi derdine düşmüş durumda. Bu çağın en belirgin gerçeği belki de budur: Kalabalıklar içinde yalnızlık. İnsan çoğu zaman kendi dünyasında, kendi sesiyle baş başa kalıyor.
Kendi içimde de bitmeyen bir mücadele var. İçgüdülerimle aklım arasında, sabrımla öfkem arasında, umutla gerçeklik arasında gidip geliyorum. Zaman zaman isyan ediyorum; yaşananlara, insanlara, hatta kendime… Ama hayat beklemiyor. Güçlü olamazsan, tutunamazsan seni de akıntısına kapıp götürüyor. İşte bu yüzden kendime sık sık: “Sen kimsin?” diye soruyorum.
“Ve her defasında aynı gerçeğe dönüyorum: Kendime ‘ya göründüğün gibi ol ya da olduğun gibi görün’ diye akıl veriyorum.”
Geçmişime dönüp baktığımda, geldiğim bu noktaya kolay gelmediğimi görüyorum. Zorluklar, kırılmalar, hayal kırıklıkları… İtilip kakıldığım zamanlar oldu. Ama her şeye rağmen ayakta kalmayı öğrendim. Dimdik durmayı, yeniden başlamayı, susup düşünmeyi… Kendime şunu öğrettim: İçgüdülerinle yaşamayı öğren ama içindeki dünyayı da kaybetme.
Hayat her zaman istediğini vermiyor insana. Ama senden almak istediklerini almayı da ihmal etmiyor. Zamanını alıyor, enerjini alıyor, bazen de inancını… Bu yüzden bazı anlarda “boş ver” demeyi de öğreniyor insan. Çünkü her şeyi taşımaya çalışmak, insanın ruhunu ağırlaştırıyor.
Etrafıma baktığımda herkesin bir derdi olduğunu görüyorum. Kimisi geçim derdinde, kimisi huzur peşinde, kimisi sadece ayakta kalma mücadelesinde… Aslında eksik olan çoğu zaman bir şey değil; eksik olan kıymetinin bilinmemesi. Hayatın yükü işte o zaman ağır geliyor bana.
İnsanların çoğu kusurlarını görmek istemiyor. Herkes almak istiyor ama vermeye gelince aynı istek yok. Bu da insanı düşündürüyor. Bazı insanlar sorunlarını nasıl çözüyor, nasıl ayakta kalıyor? Belki de cevap kabullenmekte saklı. Belki de akışına bırakabilmekte…
Ben de bazen öyle yapıyorum. Hayatı olduğu gibi kabul etmeye çalışıyorum. En azından sevdiklerimi mutlu edebilmek, birine iyi gelebilmek bana yetiyor.
Dışarı çıktığımda bir telaş görüyorum. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Sanki hayat bir yarış ve kimse geride kalmak istemiyor. Ben de zaman zaman bu koşuya kapılıyorum. Kendime “yürü” diyorum, bazen de “koş” diyorum. Çünkü duranın geride kaldığı bir çağdayız.
Televizyonda insanlar gülümsüyor. Her şey güzelmiş gibi gösteriliyor. Ama o gülüşlerin ne kadarı gerçek, ne kadarı yapmacık kestirmek zor. Müzikler çalıyor, türküler söyleniyor; fakat hayatın gerçeği çoğu zaman ekranın dışında kalıyor.
Siyasette tartışmalar bitmiyor; o ona atıyor, o da buna… Trafikte kimse kimseye yol vermiyor. Aslında hayat da bundan farklı değil ki. Yol verirsen geri kalırsın, mücadele etmezsen görünmez olursun.
Pazara gidiyorum; kimi insanların eli boş ama yüzü gülüyor. Kiminin elleri dolu ama yüzü asık. Sanki sahip olduklarımız arttıkça huzurumuz azalıyor. Herkes yarınlara tutunmaya çalışıyor; omuzlarında görünmeyen ağırlıklarla…
İşte benim dünyam böyle. Kendi hikâyem, kendi mücadelem, kendi yüklerim… Bazen başkalarının yükünü de omuzluyorum. Yoruluyorum ama yine de devam ediyorum. Çünkü bu içimdeki dünya benim dünyam.
Tuzlu, biberli, acı ve tatlı…
Eksik, fazla, yarım ama gerçek…
Ve biliyorum ki hayat; anlatmakla değil, anlamakla; görmekle değil, fark etmekle; en çok da yaşayarak öğrenmekle…